Daha çocukluk yıllarımda bazı köylerimizin adlarını içimden tekrarlar dururdum „Norşin“, “Hopik“, „Axweşî“, „Sorpiyan“… ne var ki kendi anadilim Zazaca da bu kelimelerin karşılıklarını bir türlü bulamazdım. Sonra anneme sorardım, annem; „oğlum o isimler Ermeniler`den kalma“ diyerek hızlıca geçiştirirdi. Adlarını köylerimize veren Ermeniler artık yoktu, sanki yer yarılmış, toprak yutmuştu. Köy adlarını, virane kiliselerini, mezar taşlarını bize bırakıp nereye „gitmiş“ olabililerdi ki? Bazen, yıkık kilise duvarlarından kalma taşlar; sıvanmamış, eski yapı evlerimizin duvarlarında tek tük göze çarpardı. Bu taşların dili yok muydu, kimse yok mu onların dilinden anlayan, hangi taşa işlenmişti yankılar?…
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Petag
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Rahatlık Battı
Bazı alışkanlıkları unutmak için yapılması gereken en doğru alışkanlık, o alışkanlıktan uzak durma alışkanlığını kazanmaktır. Küçüklüğümüzden beri beyinlerimize hapsedilen her olaya politik ya da dini bir yaklaşımla bakma alışkanlığından uzaklaşma alışkanlığını kazanabilme alışkanlığını anlatabilmek için cebelleşmekteyim.Buralara gelmeden önce bu kötü-kaka alışkanlığı edindiğim yerden uzaklaşınca biraz olsun etkisini azaltacağını düşünmekteydim. Koşullar ve ortam bunu yapabilmek için hali hazırda uygunda açıkçası. Bizimle aynı şansızlığı yaşayan Ürdünlü, İranlı, Iraklı, Filistinli Arap öğrencilerden ve bizimkilerden başka buralarda siyaset ve din üzerine konuşan kimseleri göremedim henüz. Öyle ki bugünlerde bizimkinden daha kuvvetli parçalanma rüzgarları esmesine rağmen, Belçika'da, günün birinde Flaman gençlerden birine sizin başbakanınız kimdi, yönetim şekliniz ne, cumhuriyet kaç yılında kuruldu gibi sorular sorarsam cevabını alabileceğimden şüpheliyim açıkçası.
26 Temmuz 2009 Pazar
Yol Haritası
“Hükümet Kürt halkını ağaların, beylerin kucağına attı. Halk ağalara beylere sığındı. Hükümetle olan işleri ağalar, beyler yaptı. Böylelikle Kürt halkını devlet değil ağalar beyler yönetti. Bu yıllarda ağaların beylerin yerini korucular aldı. Ellerinde devletin silahları var. Korucu olmayan milyonlarca Kürdün topraklarını, bahçelerini babalarının malı gibi kullanıyor, sürgünlerin topraklarının üstüne yatıyorlar. Sürgünden bir yolunu bulup topraklarına gelenlere korucular vermiyorlar.
Ya korucular. Bu çağın devlete benzer bir devletinin bir gözdesi olur mu, bu ayıbın altından kalkılır mı? Bu devlet bu onurla halkın da devleti. Bir devletin korucuları olamaz. Çocukları, delikanlıları, kadınları, yaşlıları öldürenler 'Onları PKK öldürdü diyecektik' diyorlar. Onların bir kısmı da korucuydu. Kim olursan ol bunun altından kalkabilir misin? Bu korkunç işe hepimiz sustuk. Bizi kim susturdu?"
Herkesin Kürt meselesi hakkında bir yol haritası çıkarma yarışına giriştiği şu günlerde bir silkelenmede Yaşar Kemal’den geldi. En son 1985'de bu türden bir açıklama yapacağını belirten yazarın o dönem başına gelmeyen kalmamış. Radikal gazetesinde dizi halinde yayınlanan söyleşinin ilk ve ikinci bölümünde dikkat çeken ve yukarıda yazan satırlar, geçtiğimiz aylarda yaşanan katliamların nedenini en kestirme yoldan anlatmakta. 2007'de piknik amaçlı birkaç kez ziyarette bulunduğum Mardin’in Bilge köyünde yaşanan olay için uydurulan onca sebepten sonra bu biraz daha makul geliyor kulaklara. Bu arada devletin olay sonrası bölgeye rehabilitasyon amaçlı gönderdiği onca kişiden sonra olaya ne kadar önem verdiği yargılama sürecinde kendini göstermekte. Trajedinin ikinci bölümünde dava sözde güvenlik sebebiyle Çorum’da görülüyor. Erkeklerin büyük bir bölümünün öldürüldüğü kala kala birkaç kendini savunamaz kadının ve çocuğun tanık olarak kaldığı bu köyde, bu kişilerin ise kalkıp Mardin’den Çorum’a gidip tanıklık yapması ve davalarına sahip çıkması beklenmekte.
Yaşar Kemal’in söyleşisinde dikkat çeken bir kısımda 19. Yüzyılda Kürtlerin 2 kez başkaldırdığı, Cumhuriyet Dönemin’de 29 kez başkaldırdığı yönündeki açıklamaları. Bu sorunun çözümü için Atatürk’ün gösterdiği yoldan gidilmesi gerektiğini de ekleyip, yöneticilerin bu yolu görmediğinden söz etmiş. Birkaç satır öncesindede Dersim Katliamı’nı hatırlatarakta kafalarımızı bir güzel karıştırmıştır. 1937-1938’de Dersim’de olanlar eğer yöneticilerin suçuysa bizim bunu yöneticilerin Atatürk’ün yolunu takip etmemeleri ve Atatürk’ün de ülkenin cumhurbaşkanı olarak bu olaydan habersiz oluşu sonucu gerçekleştiği şeklinde algılamamız gerekir. Ancak aynı Yaşar Kemal’in olayların yaşandığı sıralarda gazetelerde çıkan Kürtleri aşağılayıcı yazıları ve Kürt diye bir milletin olmadığına dair örnek vermesi ve aynı Atatürk’ün katliamın yaşandığı 37 yılında Dersim’e kadar gidip köprü açtığı, gidişinden 2 gün önce başkaldırın liderlerinin idam edilmesi gerçeği işin kafa karışıklığına yol açan kısmı.
Her şeye rağmen Katalanları örnek verip Türklerin ve Kürtlerin bir arada yaşamasının mümkün olduğu hatta bunun gerekli olduğunu, bunun yolununda barıştan geçtiği gerçeğinden bahsetmesi işin su götürmez gerçek yanı olarak gözükmekte. Hükümetin Abdullah Öcalan’dan önce davranıp 15 Ağustos’tan önce açıklayacağı harita bir açılım mı yoksa çözüm mü bunu hep birlikte göreceğiz. Dileğimiz ve istediğimiz çözümden yana olması. Seçimlerinde uzağında oluşunuda göz önüne alarak, hükümetin olayı yine seçimlerde oy arttırmak için tezgahladığı bir oyun şeklinde olmaması, daha kalıcı adımların bu kez herkesin dinlenerek atılması ümidiyle.
Yaşar Kemal'in Radikal Gazetesi'nde çıkan söyleşisinin tamamı için:

