7 Eylül 2012 Cuma

Sessiz Yanan Ormanlar


"Tunceli ilinde son bir haftadır devam etmekte olan yangınların sebebi nedir?

Halen devam etmekte olan orman yangınları ile ilgili orman yangınlarını söndürme ekipler herhangi bir müdahalede bulunmuşlar mıdır?

Son bir haftadır devam eden orman yangınları ile ilgili olarak Bakanlığınıza bağlı birimlerin görevlerini zamanında ve yeterince yerine getirdiğini düşünüyor musunuz?

Yangın söndürme ekiplerinde bulunan ilk müdahale, arazöz ve helikopter ekiplerinden hangileri devam etmekte olan orman yangınlarını söndürmede görev almışlardır?

Tunceli ilinde devam etmekte olan orman yangınları ile ilgili idari soruşturma başlatılmış mıdır?

Orman yangınları ile ilgili hasar tespit çalışmaları yapmayı düşünüyor musunuz?

Tunceli ili sınırları içinde çıkan orman yangınları sonucu ormanlık alan vasfını yitiren alan kaç hektardır?

Ormanlık arazi olma vasfını yitiren alanın maddi kayıp olarak eşdeğeri kaç TL’dir?"

Son günlerin medyatik isimlerinden biri olan Dersim vekili Hüseyin Aygün’ün Orman ve Çevre Bakanlığına verdiği soru önergesi…

Dersim'deki orman yangınlarının başlangıcı 1993-1994 yıllarına tekabül eder. Bu dönem Dersim'de köylerin boşaltılıp, yakılıp yıkıldığı, bakanlık kayıtlarına göre 40.000 in üzerinde Dersimlinin göç ettiği, kalanların yıllarca gıda ambargosu ve OHAL’le mücadele ettiği, faili meçhul cinayetlerin en fazla yaşandığı yıllardır.

Çocukluğuma dair en net hatırladığım fotoğraflardan biridir 1994 sonbaharındaki bir görüntü. Minibüsle köye doğru yol alırken sürekli yeşil görmeye alıştığım tepelerin, dağların sapsarı görüntüsü sonradan algılayacağım o karanlık yıllara ait kendini tekrarlayan bir alışkanlığa dönüşecekti. 94'deki bu toplu yıkımın ardından yıllar boyu Dersim'de patlayan bombalar, yapılan operasyonlar ve daha akla mantığa sığmayan pek çok sebepten ötürü ormanlar yandı, durdu. Durdu diyorum çünkü durdurulmadı.

Yanmaya başlayan her orman uzaktan arabayla geçerken ya da bir tepenin başından izlenen bir manzaraya dönüşmekten öteye gitmedi. Ormanı yakan asker sonrasında derin bir sessizliğe ve körlüğe büründüğü gibi, il Orman Müdürlüğü, Valilik, milletvekilleri birbirlerine eşlik etmekten geri kalmadı. Yangınları söndürmek kaybedecek pek bir şeyi kalmayan bölge halkına kaldı her zamanki gibi. Ancak oraya giderseniz sizin güvenliğnizi sağlayamayız gibi sonucunun nereye varacağı önceden kestirilen bir uyarı çaresizliği mümkün kıldı Dersim halkına.

Günlerce,haftalarca bazen aylarca yanan ormanlar Dersim coğrafyasının kesik kesik bitki örtülerinden birine takılıp dindi her seferinde kendiliğinden. “Sararan, kararan ağaçlar sonradan yeşerirmiş meğer. Meşe ağacının kökü derinde olurmuş. Dersim’in insanları gibi ağaçları da inatçıymış” sözleri bazı Dersimlilerin kulağına bir övünç kaynağı gibi gelebilir. Bu sözler yanıp giden ağaçların, kaybolan bitkilerin, ölen hayvanların ve ölü toprağın hali göz önüne alındığında pek de bir şey ifade etmiyor…

Zamanında TSK nın operasyonlarla yakığı ormanlara misilleme olarak batıda çıkan orman yangınlarının bazılarından PKK sorumlu tutulmuştu. Bu komik bir o kadar da korkutucu iddia yıllarca devam etti ne yazık ki. Sonuçta Dersim ormanlarından oldu, olmaya da devam ediyor.

Son günlerderdeki yangının geniş bir alana yayılmasıyla oluşan tepkiler sonucu konu ilk kez bu denli gündeme geldi. Bilinçli çıkarılan bu yangınlar 1 Eylül'de Taksim'de 31 Ağustos'da ise Gazi Mahallesi'nde düzenlenen yürüyüşlerle kınandı.

Dersim’in son yıllarda HES’lere karşı başlayan mücadelesi, aynı şekilde bir koldan da ormanlar için yapılır mı bilinmez ancak bu hastalık şekline dönüşen bu zulümün son bulması için daha da geç kalınmadan bir şeyler yapılması gerektiği ortada...

Read more...

30 Ocak 2012 Pazartesi

Zizek, Solcular ve Psikanaliz

Bu adam Türkiyeye mi yerleşti yoksa? Üç gündür hangi kanalı açsak aynı cevapları veriyor sevimli ingilizcesiyle Zizek. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemeyiz. Son 20 senede emperyalizm kesin bir zafer kazandı. Günümüzde 3. Dünya ülkeleri emperyalizme daha yatkın. Bu, bu şekilde devam edemez. Wall Street işgallerine katılan insanlar ne istediklerini bilmiyordu, bir şeylere itiraz ediyorlardı ama yerine ne olması hakkında kafalarında hiçbir fikir yoktu.

Şimdi Türkiye'nin mükemmel entellektüellerinden biri Pelin Batu bir soru soracak. Ardından bir rockstar Mor ve Ötesi grubundan Harun'un sorusu olacak: "Sınıf kavramının açıklayıcı gücünün zaman zaman abartıldığını düşünenlerine..." Sizin bir rock starınız bile böyle soru soruyorsa ben Türkiye'nin hayranıyım. Matrix filminin gerçek izleyicisinin salaklar olduğunu düşünüyorum. Lady Gaga benim içinde bir gizem. Bu kadının bir şarkısını bile bilmiyorum. Üstelik tipimde değil. Liv Tyler'i beğeniyorum ama Lady Gaga'yı değil.

Geçen sene burda eşcinsellerle ilgili bir yürüyüş yapıldı ve sorunsuz sona erdi. Aynı şeyi Balkanlar için de isteyebiliriz (Romanya, Sırbistan). Bu Türkiye'nin farklılığı mı? Yılmaz Güney'in hapishanedeki çocuklarla ilgili olan filmini çok seviyorum. Orhan Pamuk'un 'Kar' romanı da çok hoşuma gitti. Ege ve Akdeniz sahilleri yerine romanın geçtiği Kars şehrini gerçekten görmek istiyorum.

"Peki Fransızların Cezayir’de yaptığına ne diyeceğiz? Bu yüzden Kürtler ve Ermenilerle ilgili duruma bakacak olursak bu Jöntürklerin Avrupalı gibi bir ülke olmak istemesiyle ortaya çıktı bu sorunlar. Türkiye tam olarak bu tür şeyleri gerçekleştirerek batı birliğine dahil oldu. Geçmişe baktığımızda bunlar modern devletler tarafından kendi sınırlarını korumak ve devlet oluşturmak için işlenmiş suçlardır. Ermenilerde bu suçlar Türkiye Avrupalı olmaya karar verdiğinde işlendi. Etnik şiddet, Türkiye'nin ahlaki ve etnik durumuyla ilgili bir geleneği değil..."

Kürtlere daha fazla otonomi verilmeli. Ben bunu bir tehlike olarak görmüyorum. Osmanlı'da Kürtlere daha fazla otonomi verildiğini ama ulus devletin oluşumu sırasında ayrılık paranoyasının ortaya çıktı. Bu fikir Avrupa'ya aittir. O zaman bunun bedelinin Avrupa tarafından ödenmesi gerekir...

"Hoşlanmadığım şey, Türk insanının, Atatürk'ün mirasını savunduğunu söyleyenler ile liberal müslümanlar arasında sıkışmış olması; yani bu iki tercih dışında, insanların seçeneksiz olması..."

Türkiye ile ilgili çok şey bilmiyorum. "Don't ask me anything about Osmanlı, just ask me questions..."

Bunu söylemesine sebep olan düşünce:

Konuştukça batan felsefeci Žižek

Sloven felsefeci Slavoj Žižek bir dizi konferans vermek için Türkiye’de. Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e röportaj veren Žižek konuştukça Türkiye ve Osmanlı tarihi konusundaki cehaleti iyiden iyiye açığa çıktı. Zaten popüler felsefecinin Türkiye’ye gelişini finanse eden de reklamcılar olmuş...

Bunu söyleyenlerin nasıl tedavi olacağını açıklayan yazı:

Sol Entelektüellerin Yapışkan Dini: Psikanaliz

Dünya ölçeğinde entelektüellerin en yaygın LSD’sidir Freudculuk. Hayal gördürür. Olmayanı onaylattırır, üstüne binlerce çeşit madde dışı, gerçek dışı fantezilere olanak yaratır. Dünyaca bu denli kabul görmesi, entelektüel ve özellikle sol-liberal entelektüel kafaların işleyişine en uygun dinsel öğreti olmasındandır. Psikanaliz, entelektüelleri biat kültürüne karşı bir havaya sokarak biat ettirendir...

Read more...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Yazığım Geldi


Bir değişikmiş bu Diyarbakır'ın çocukları da.. Birbirleriyle kavga ettikten sonra dövdüğü arkadaşına acıyan çocuk "üzüldüm" ya da "acıdım" demek yerine "yazığım geldi" diyor. Kahkahaların sonunda ufak bir tebessüm...

Burdaki çocuklar evcilik, doktorculuk oynamak yerine Apoculuk oynuyorlar. Kendi aralarında bir grup KCK Yürütme konseyi oluyor. Kalanlarda ya polis ya da jitemci oluyor. Oyunun sonunda nedense hep KCK kazanıyor ve bu zaferi kendi aralarında büyük bir coşkuyla kutluyorlar.

Diyarbakır da çocuklar taş atma konusunda da bayağı tecrübeliler. Öyle ki 100-200 metreden gözleri kapalı istedikleri hedefin alnının ortasına şak diye yapıştırabiliyorlar taşları. Biraz büyüyüp 12-13 yaşlarına geldiklerinde ise ellerinde pompalı tüfeklerle şehrin merkezinde korkusuzca sağa sola ateş edebiliyorlar.

Diyarbakır'ın dar sokakları arasında turist edasıyla gezerken üstü başı kirli, elbisesi yırtık pırtık eline bir ekmek ya da karpuz parçası tutuşturulmuş çocuklar gördüğümüzde fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmaktan başka bir şey gelmiyor elinizden.

Bir yanda elindeki termosla gün boyu çay satarak para kazanmaya çalışan ufak çocuk. Utangaçlığından ve iyi niyetinden bir şey kaybetmemiş henüz. Verdiği plastik bardağın altına bir tane daha koyuyor elimiz yanmasın diye. Al bunu buna gerek yok diye geri uzattığınızda bardağı geri almıyor inatla. Yere düşen çay şekerini almaya yeltendiğinizde onu da vermiyor inatla paketten yenisini uzatıyor hemencecik...

Hemen yanında içeride Ortadoğu'da ve Dünya da yoksulluğu tartışıyor büyükleri. Hikayeler, anılar anlatılıyor yoksullukla ilgili... Ancak travma burada da kendini gösteriyor konu dönüyor dolaşıyor Demokratik Özerklik, Ana dilde eğitim, Kürtlere yapılan ötekileştirme... konularına takılıyor, bağlanıyor...

Konuşmaların, anlatılan hikayelerin sonunda herkesin yazığı geliyor ama boşuna...

Read more...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bêsebeb (Sebepsiz)


"Pepug ânci wenda" yani "Pepug yine ötmeye başladı" sözü başa gelen kötü olayları, olumsuzlukları, felaketleri tanımlamak için kullanılır Dersim'de. Çocukluk yıllarımızda akşamları oynanan saklambaç oyununun ardından toplaşıp daha çok birbirimizi korkutmak için anlatırdık Pepug efsanesini. Karanlıkta ay ışığının aydınlattığı Kou Spi'nin (Beyaz Dağ) o çıplak yamaçlarında gözüken yalnız ağaçta yaşadığına inandırmıştık kendimizi Pepug Kuşu'nun. Geceleri duyduğumuz Pepug'un sesinin bize çok uzakta olan o ağaçtan geldiğini sanırdık hep...

Efsaneye göre Pepug ve Keleng iki kardeştirler ve çocuk yaşta annelerini kaybederler. Anneleri ölünce babaları acımasız, zalim bir üvey anne getirir evlerine. Bahar ayları gelince üvey anne Pepug ve Keleng'i Munzur dağlarına kenger toplamaya gönderir. Kenger Dersim dağlarında tıpkı Gulike ve Süng gibi yalnızca bahar aylarında toplanabilen kökü sütlü hem çiğ hem de sakız olarakta tüketilebilen bir bitkidir.

Gün boyunca bir hayli yorulan iki kardeş üvey annelerinin onlara verdiği heybeyi zoraki doldurabilirler. Ancak heybe delinmiştir ve eve ulaşıncaya değin topladıkları bütün kengerler onlar farkına varmadan yola saçılmıştır. Üvey anneye ne cevap vereceklerini bilemeyen Keleng kardeşinden şüphelenir ve kengerleri Pepug'un yediğini zanneder. Pepug Keleng'e kengerleri kendisinin yemediğini anlatsa da inandıramaz bir türlü onu. Keleng en sonunda Pepug'un midesine bakmaya karar verir. Midesini açar bakar ki hiçbir şey yok. Pepug doğru söylemiştir meğer ki. Sonra tekrar diker Pepug'un midesini ama bir işe yaramaz. Pepug ölmüştür. Üzüntüden kollarını açan Keleng aşağıdaki sözleri söyler ve sonra kuş olup Dersim dağlarında gözden kaybolur.




“Pepo”

“Keko”

“Kum kerd” (Kim yaptı?)

“Mı kerd” (Ben yaptım)

“Kum kişt” (Kim öldürdü?)

“Mı kişt” (Ben öldürdüm)

“Kum şit” (Kim yıkadı?)

“Mı şit (Ben yıkadım.)

Read more...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Hasselt Sanrısı



Her şey sanıldığından daha kolay başlamıştı. Dümdüz tarlacıklar, güneş ışığıyla parıldayan irili ufaklı yemyeşil tepecikler yukardan bakılınca ilahsız cennete düşüyormuş havası veriyordu.Kaptanda hazırdı artık. 'Kemerlerinizi sıkı bağlayın cennete düşüyoruz' diye seslendi son bir kez. Düşüşle birlikte anlamsız bir alkış tufanı kopmuştu. İyi de yabancı memlekete düşüyoruz niye alkışlıyorsunuz uğultuları başladı bu kez. Kısa bir süre sonra bu insanları uzunca bir süre toplu halde görmeyecek oluşun heyecanıyla atıverdi dışarı kendini.

Tepeler, tarlalar, ağaçlar paralel düzlemde daha bir renklenmişti. Tren camından uzağa en uzağa bakıp bakıp acaba sonu gelecek mi diye uzunca bakıyordu ama boşuna. Her yeşil tepeciğin sonunda ya yeni yeşil bir tepecik ya da küçükken resim defterine çokça çizdiği uzun dik çatılı çiftlik evlerinden üçer beşer beliriyordu. Etraftaki insanlarda tuhaf gözükmüyordu üstelik yabancı bir ülke de yabancı olduğu alalen belli olmasına rağmen...

Önceden haber verdiği saatte 3 kişi bekliyordu Hasselt istasyonunda. Sigi en çok konuşanıydı. Hemen her şey ile ilgilenişi bu grubun lideri olduğunu açıkça gösteriyordu. Sigi'nin yanından ayrılmayan Thomas ve Els arada biz de sana yarım edebiliriz diye mırıldanıyorlardı. Koca valizi taşımaya yardım ettikleri için mutlu olmuştu en çok. Uzun ve yorucu yolculuk yormadan sonlanacaktı bu kez. Kısacık bir otobüs yolcuğunun ardından beş ayını geçireceği iki kırmızı binaya varabilmişti.

Kapı önündeki kalabalık tıpkı onun gibi yeni gelenlerden kaynaklanıyordu. Ufak ama içinde keşfedecek çok yeri olan odasına girişte dikkatini ilk çeken çatıdan açılan penceresi oldu. Pencereden dışarı baktığında cennetin en güzel yerini kendine ayırttığının farkına vardı. Valizini tek odalı evine bıraktıktan sonra Sigi aşağıya çağırdı onu. Bir anda yirmi kişi ile tanışacaktı. Çekingen bir merhabadan sonra herkes gibi o da komşu odalarda kalanları aramaya koyuldu. Çok geçmemişti ki sağında Fransız İgal solunda Finli Mika ile komşu olduğunu öğrenecekti. İki yan odada kalan Rus asıllı Alman Sergey ile komşularına göre daha çok konuşuyordu halbuki. Ülkelerin belirlenmesinin ardından sıra gelmişti şehirlere:

Onun Türkiye'den değilde İstanbul'dan geliyor oluşu daha ilgi çekmişti yeni arkadaşlarınca. Bu ilk anda onunda aklına yatacaktı ve sorulan her soruya yıllardır İstanbul da yaşıyormuş edasıyla ustalıkla cevap verecekti...

Bu kısa tanışmanın ardından Sigi ve arkadaşlarının ikram ettiği sandviçler, biralar ve batan güneş eşliğinde heyecanlı bir başlangıç yapılabilirdi öyleyse...

Read more...

2 Nisan 2011 Cumartesi

İsmail Beşikçi'ye Destek !!!

Kamuoyuna

Dr. İsmail Beşikçi, Çağımızda Hukuk ve Toplum dergisinin, kış-2010 tarihli sayısında çıkan Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler başlıklı yazısı yüzünden 15 ay ceza almıştır.

Ne yazık ki ülkemizde düşünceyi açıklamak hala suç.

Hala milyonlarca insanın kullandığı anadili yok sayılıyor.

Hala KCK davasında Kürtçe olduğu düşünülen bilinmeyen dil ibaresi kullanılarak bir dilin varlığı inkar edilmeye çalışılıyor.

Biz,

Fikirlerin yasaklanmadığı bir ülkede yaşamak istiyoruz.

İnsana karşı devleti koruyan zihniyetin terkedilmesi gerektiğinin altını çiziyoruz.

İsmail Beşikçi nin şahsında, insanların düşünceleri yüzünden yargılanmasını, ceza almasını kınıyoruz.

Eğer İsmail Beşikçi nin söz konusu yazısı suç ise, yazısının altına imzamızı atarak aynı suçu işlediğimizi bildiriyoruz.

NOT: Bu açıklama aynı zamanda Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı , Başbakanlık ve Adalet Bakanlığı'na gönderilecektir.

Read more...

14 Mart 2011 Pazartesi

Kahverengi Kırmızı Toprak

Bizim oraların ağıtlarına benzeyen bir ezgi arka planda çalıyordu. Üzerine de PJ ablamız bir şeyler söylüyordu ama ben onu değilde arkada çalan ezgiyi dinliyordum. Şarkı tam bitti bitecek derken kulaklığımı çıkarıp metroda ney çalan adama kulak kesildim bu kez. Sanki şarkının devamını çalıyor gibiydi. Bu tesadüfü uyum bir anlığına da olsa tebessüm ettirmişti bana. Lakin akşam eve geldiğimde şarkıdaki ezginin Kürtçe olduğunu öğrenince bu kez kendimi "Çok bildiğini sanan çok yanılır" hesabı duvarlara vurma gereği duydum. "Bizim lehçemiz farklı kardeşim!" şeklinde bir savunmayla bu konuyu bir daha hiç açılmamak üzere kapatmakla yetiniyorum şimdilik...

Şubat ayında yayınlan Radiohead'in son albümü King of Limbs'le başka bir boyutta müzik dinlediğimizi zannederken meğer fazla ihmal etmişiz PJ ablamızı. Bu iki albümü karşılaştıranlar kervanına dahil olmakta ben de bir sakınca görmüyorum. Siz de görmeyin.Sene sonuna kadar bir mucize gerçekleşmezse yıl sonunda da yine bu iki albümü konuşuyor olacağım(z).

14 Şubatta piyasaya sürülen, kilise de kaydedilmiş, savaşı anlatan, ilk gününde ve ilk dinleyişimde beni sarsan yeni PJ Harvey albümü "Let England Shake" bu yılı sallamaya şimdiden aday. Albümden yayınlanan ilk single "The Words That Maketh Murder" şarkısında "What if I take my problem to the United Nations" şeklinde sakin sakin günümüz dünyasında olup bitene kızan PJ'nin Nisan 18'de yayınlanacak ikinci single "The Glorious Land" ile bu kez savaşın ve albümün gerçek anlamda açılışını yapmış olacak.

Albümü dinlerken gözden kaçmayan detaylardan biri de PJ'nin Björk vari vokalleri. Kürtçe ezginin duyulduğu "England" ve "Written On The Forehead" şarkılarında bu bariz bir şekilde ortaya çıkıyor. Bunun yanında ondan alışık olmadığımız bir vokal tarzıyla yorumladığı "On Battleship Hill" 50. dinleyişten sonra bu zamanda bu kadar güzel şarkı dedirtecek cinsten. Sonrasında "In The Dark Places" ile artık Radiohead ile yapamadığım diğer boyutta müzik dinleme işini bu kez hakkını vererek yapmış olmanın mutluluğu ile albümün sonlanmasını istemiyor insan ama nafile...

Albümün finalinde hazır 18 Mart yaklaşmışken Çanakkale'de olup bitenlere göndermeler yaptığı şarkısı "The Colour Of The Earth" ile savaş sonrası geriye kahverengi kırmızı topraktan başka bir şey kalmadığından bahsediyor PJ ve albümü bu sözlerle bitiriyor.Biz de burada bitirelim madem.

Read more...

1 Mart 2011 Salı

Akademi'nin Kürt Sorunu

Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen'in, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini kamuoyuna aktarması üzerine başlayan tartışma, Kürt sorunu'nun halen Akademi'nin 'kara deliklerinden' birini oluşturduğunu yüzümüze vurdu

Şehir Üniversitesi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Mesut Yeğen, ilki Radikal İki'de ikincisi ise Taraf'ta "Nasıl Profesör Olunur?"başlıklı birbirinin devamı iki makale yayımladı. Eski ODTÜ öğretim üyesi Yeğen makalelerinde, ODTÜ'de kendisine profesörlük kadrosu verilmeyişinin hikayesini anlatıyordu.

Akademisyenlere üniversitelerde Kürt meselesi üzerine yazmanın halen sorun olup olmadığını, bu çalışmaların kadro alımına nasıl bir etkisi olduğunu sorduk:

'OTO SANSÜR UYGULANIYOR, ÖNYARGI VE DIŞLAMA ÇOK YAYGIN'

İsmail Beşikçi (Sosyolog): "Üniversite resmi ideolojinin gereklerine göre tavır ve davranış sergilemektedir. Günümüzde artık mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan dolayı Kürt meselesinin inkarı yapılamıyor. Ama Kürtlerin Kürt toplumu olmaktan doğan hakları konusunda çalışmalar yapanlar şu veya bu gerekçelerle engelleniyor. Özgür eleştiri kurumlaşmadan bilim ortamının oluşması olanaklı değil. Bütün bunlar, Kürt sorununa bilimin kavramlarıyla yaklaşmayı, resmi ideolojinin eleştirilmesini, bu eleştirinin devamlı kılınmasını gerektirir."

Doç. Dr. Ertan Efegil (Sakarya Üniversitesi): "Bir doktora öğrencim Kürt meselesi üzerine yazmak istiyor, ben bunda bir mahsur görmedim. Bunlar tartışılan konular artık. Tezin yazılması gerektiğini savundum. Tutucu olmanın bir anlamı yok artık. Bilimsel olarak teorik yaklaşımları dikkate aldığınız sürece bu konuları tartışmak gayet normaldir. Akademisyenler otosansür uyguluyor olabilir ama artık daha cesur davranıyorlar. Kürt sorunu çalıştığı için hışma uğrayan biriyle karşılaşmadım. Resmi tezleri eleştiren makaleler yazan bir arkadaşım bu çalışmalardan derlediği tezle daha yeni doçentlik aldı."

Dr. Cengiz Aktar (Bahçeşehir Üniversitesi): "Milli tasavvurun dışına düşen bütün uzmanlıklar akademide eser miktarda bulunurken akademik kadronun gerekçesini makul bulmak mümkün değil. Yeterince işlenmeyen tüm bu uzmanlıkların bir nevi pozitif ayrımcılığa tabi tutulması beklenir. Bu sadece bir akademik hassasiyet değil, ülkenin istikrarı için olmazsa olmaz bir siyasi gerekliliktir. Kadro alımında Kürt kimliği öne çıkan adaylar işe kolayca alınmazlar ama Kürt olup Kürtlüğünü görmezden gelenler daha kolay hareket eder."

Prof. Dr. İhsan Dağı (ODTÜ): "Mesut Yeğen, ODTÜ'de profesör olan birçok kişiden daha fazla ve daha nitelikli eserleri olan bir akademisyen. ODTÜ'de profesör yapılmaması için hiçbir neden yoktu, Kürt meselesi üzerine yazdıklarından ve konuştuklarından başka. Yeğen üzerinden akademiya 'disiplinize' edilmeye, üniversitelerde 'milli güvenlik' düzeni kurulmaya çalışıldı. Bu mesele rektörlerin komutanların odalarından çıkmadıkları dönemden kalan bir meseledir. Şimdi bu sorunlar büyük ölçüde aşıldı. Üniversiteler çok daha özgür. Kürt meselesi serbestçe konuşuluyor, araştırılıyor."

Prof. Dr. Büşra Ersanlı (Marmara Üniversitesi): "Kürt sorununun herhangi bir alanı üzerine yapılan çalışmalara karşı geniş bir önyargı hakim. Marmara'da da 2007 yılında anadil hakkı üzerine yazılan çok başarılı bir tez 'anayasanın başlangıç ilkelerine aykırı' olduğu gerekçesiyle üniversitenin Avrupa Birliği Enstitü Müdürlüğü tarafından reddedilmişti. Bugün yine böyle mi olurdu bilmiyorum ama önyargı ve dışlama çok yaygın."

MESUT YEĞEN'İN YAZISINDAN...
"Profesör olamayacağıma hükmeden jüri mensuplarının gerekçeleri özetle şöyle. Ayşe Ayata raporunda iki esas gerekçe öne sürülüyor. İlk gerekçeye göre, yayınlarım daha çok Kürt sorunu hakkında yazdığım doktora tezimden üretilmiş olup bazı yayınlar birkaç yerde birden aynen yayımlamıştır. İlkiyle bağlı ikinci gerekçeye göre de, yaptığım yayınlar Kürt meselesi üzerine yoğunlaşmış olup yeterince çeşitlenmiş değildir.

Feride Acar raporunun gerekçeleri de benzer. Acar da yayınlarımın birbirinin tekrarı olduğunu ve Kürt meselesi haricinde pek çalışma yapmadığımı iddia ediyor, ancak ekliyor: Kürt meselesi haricinde yapmış olduğum az sayıda yayın da hakemli olmayan dergilerde, derlemelerde ve bildirilerde yer almıştır.

Etnik kimliğimi, doğum yerimi değerlendirme konusu yapan Mustafa Erkal raporu ise zatıma ilişkin veciz sıfatlarla dolup taşıyor. Bu veciz sıfatlardan birkaç güzide örnek vereyim: 'Etnik asabiyet gösteren', 'ilkel etniklik yapan', 'devlete sadakatsiz', 'anti-Türk ve anti-devlet yaklaşım gösteren' vb."

MESUT YEĞEN KİMDİR?
1964’te Siverek’te doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Halen Şehir Üniversitesi'nde profesör olarak akademik hayatına devam ediyor. Yeğen'in İletişim Yayınlarından çıkan "Devlet Söyleminde Kürt Sorunu", "Müstakbel Türk'ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler", "Son Kürt İsyanı" adında üç kitabı bulunuyor.

AKADEMİ'NİN KÜRT SORUNU...
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Ulusal Tez Merkezi'nin taramasında "Kürt" kelimesini aratınca çıkan 84 sonuç arasında Kürtlerle ya da Kürt sorunuyla ilgili İngilizce/Türkçe yazılmış toplam 60 yüksek lisans/doktora tezi yer alıyor. Bunların sadece sekiz tanesi doktora tezi. Aynı taramada "Arap" kelimesi 368, "Osmanlı" ise 1746 sonuç veriyor. "Kürt sorunu" taramasından ise 11 sonuç çıkıyor.

Mesut Yeğen'in "Nasıl Profesör Olunur" başlıklı makaleleri:


Kaynak: Turnusol 
Not:Haber ve yazılar için Engin'e teşekkürler.

Read more...

27 Şubat 2011 Pazar

Hatırlatma

Adamın biri birgün çıkıp 'Dersim de analar ağlamadı mı?' diyerek bir gaf işleyince 70 sene sonra herkes ilk kez bir şeyler hatırlama gereği duyacaktı. Gafın hemen arkasından başbakan  'Dersim de olanları savunanları ben insanlık noktasında nasibini almamış olarak değerlendiriyorum' diyecekti. Her zamanki gibi doğru sözü yanlış kişinin ağzından duyacaktık. Bunun üzerine Dersimli şimdiki muhalefet lideri Dersim'de bu gafı işleyen gereğini yapsın diyecekti. Ancak Ankara'ya dönünce onunda sesi soluğu kesilecekti. Bunların çok sonrasında aynı insan yine memleketinde hemşerileriyle buluşarak saatlerce yeni açılan dev Seyid Rıza heykelinin tam karşısında konuşacaktı. Ancak ne heykel ne de konu ile ilgili tek kelime bile etmeyerek 3 Maymunu oynamaya devam edecekti.

Böylece gafın hemen ardından koparılan gürültü, tartışma, iğnelemeler Türkiye'de çok uzunca bir süre daha tartışılacak yeni bir konuyu başlatmış olacaktı. Bunların üstüne bir de Dersimli aydınların yürüttükleri Dersim 1937-1938 Sözlü Tarih Projesi , çekilen belgeseller*  ve yazılan kitaplar, dergiler eklenince iş iyice dallanıp budaklanacak ve bir kez daha unutulamayacak şekilde Türkiye gündemindeki yerini alacaktı.

Şimdilerde 'Ergenekon'a üye olmak istiyorsan Dersim'e git' ya da 'Başbakan Dersimle ilgili arşivleri açıklasın' şeklinde sinir bozucu bir tartışma halini alan meselenin sessiz kalan boyutunda da yeni gelişmeler olmuyor değil. 24 Kasım 2010'da Berlin Eyalet Parlementosu'nda sonuçlanan Dersim Katliam Konferansı sonucu katliamın bir soykırım olarak tanınması amacıyla Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ne  başvurulmasına karar verilmişti. İşte bu amaçla imza toplanmaya başlanmış ve internet üzerinden de destek vermek amacıyla dersimkatliami.com sitesi açılmıştı.Toplanacak imzalar sonrası kültürel soykırım kapsamında yapılacak başvuruyla kısaca 'Türkiye'nin soykırım için özür dilemesi, mağdurların maddi ve manevi zararlarının tazmin edilmesi ve dil ve inancın serbestçe yaşanması için yasal düzenlemelerin yapılması' talep edilecek.

UCM'ye yapılacak başvuru sonrasında en çok merak edilen konulardan birisi de Türkiye'nin bu mahkemede yargılanıp yargılanamayacağı. Mahkemeyi tanıyan Türkiye'nin taraf olmayışı yargılanmasını ortadan kaldırıyor. Ancak TCK'da insanlığa karşı işlenen suçlar için yargı yolunun açık olduğuna dair maddelerin Roma Statüsü'ne atıfta bulunuyor oluşu hukukçuların bu konuda umutlu olmasını sağlıyor.

Dava süresince başbakanın mecliste ve sonrasında söylediği sözler kanıt olarak gösterilecek. Yine geçtiğimiz günlerde Dersim'de ortaya çıkarılan ve bu döneme ait olduğu söylenen 230 kişiye ait toplu mezar, devlet arşivlerinden dışarıya sızan, varsa arşivlerin kalan kısmı ve tabi ki halen sağ olan olayın birinci derece tanıkları dava süresince tanık ve kanıt olarak rol alacak.

Yıllarca tanıklardan vahşeti dinledikten sonra bugün geçte olsa olayın uluslararası mahkemelere kadar taşınması Türkiye'nin geçmişi ile yüzleşmesi açısından da önem gösteriyor. Devlet tarafından yapılan bunca resmi açıklamadan sonra bugün hala Türk Devleti kalkıp dava sürecinde Ermeniler de olduğu gibi bir tavır takınırsa buna da şaşırmamak gerekiyor...


Yapılan vahşete gelince... Uzun uzun anlatmak yerine 38' de ailesiyle birlikte sürgüne gönderilen, olayın mağdurlarından Cemal Süreyya'nın dizeleri katliamı en kısa yoldan anlatıyor bizlere :


"Bizi kamyona doldurdular.
Tüfekli iki erin nezaretinde.
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular.
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.
Tarih öncesi köpekler havlıyordu."

Read more...

26 Ocak 2011 Çarşamba

Amed

"Açılan kapıyla birlikte kendini dışarıya ilk atanlardan biri bendim. Kapıdan çıkışımla yüzüme vuran sıcak hava beni uçağın pervanelerini aramaya yöneltmişti. Uçağın merdivenlerinden bir an önce aşağıya ineyimde bu sıcak hava akımından bir an önce kurtulayım düşüncesiyle hızlıca iniverdim merdivenlerden. Uçaktan bayağı uzaklaşmama rağmen sıcak hava yüzüme vurmaya devam edince sıcaktan ağlar gibi oldum bir an ufak bir duraksamadan sonra kendimi kurtarmak için üzerinde Diyarbakır Havaalanı yazan yapının içine attım..."

Sıcak hava ve burnunuzda kuruyup kocaman bir kütle şeklini alan sümükler bir yana bütün yollar Romaya çıkar hesabı Güneydoğuda'da nereye giderseniz gidin bütün yollar Diyarbakır'a çıkar. Zaten şehir içinde türkülere konu olan, önceleri surların içinden şehrin dışarıya açılan kapıları Mardin Kapı ve Urfa Kapısı da bunu kanıtlar nitelikte. Hemen her şehirde olduğu gibi burası içinde eski ve yeni Diyarbakır isimlerini kullanmak pekte kulak tırmalamasa gerek. Üstelik bu ayrım kent merkezini çevreleyen surlarla birlikte daha belirgin bir hal almış durumda. 2000'ler sonrası neredeyse ikiye katlanan kent merkezi nüfusu surlar dışında kalan Yeni Diyarbakır'ı birer apartman mezarlığına dönüştürmüş desek pekte yeridir. Yanlışlıkla yolunuzu kaybedip de bu mezarlığın içine düşerseniz mezarlığın içindeki işssizler ordusunu çok net görebileceğiniz kentlerden birisi Amed.

Şehrin her neresinde iseniz sıcağa aldırmadan "Haydê! Xestexane, Koşu Yoli, Ofis, Dağkapi!" diye bağıran dolmuş ya da otobüslerden birine binip şehir merkezine ulaşmak mümkün. Kültürel merkezdeki Gazi Caddesi denilen yerde şehrin tarihi yapıları bol miktarda görülebilmekte. Gerek bu cadde üzerinde yürürkeken, gerekse caddeden sağa sola sapıp daracık sokaklar arasında yürürken şehir sanki halen birkaç yüzyıl öncesinde yaşıyormuş gibi görünüyor. Başlangıçta bir yabancı için biraz ürkütücü gibi gözükse de biraz dolaştıktan sonra bu korku yerini gayet keyifli keşfetme arzusuna bırakıyor. Dolaşırken buralarda halen mevcut olan kasetçilerden duyulan hareketli, zaman zaman insanı çılgına çeviren Kürtçe melodiler eşliğinde tarihi hanları, surları, camileri, Süryani kiliselerini gezebilmenizin yanı sıra; sağda solda hayatınızda daha önce göremeyeceğiniz bugün görseniz bile ne satıldığını anlamayacağınız dükkanlar, çarşılar, zanaatkarlar pek çok tarihi yapıdan daha ilgi çekici olabilir.

Kenti gezmenin en keyifli yanlardan biri de gezerken sağda solda konuşulanlara kulak kabartmak. Ancak siz de benim gibi Amed'de konuşulan Kürtçe'den bir şey anlamıyorsanız işiniz biraz daha zor demektir. Bölge insanı genelde kendi arasında doğal olarak Kürtçe konuşuyor. Hatta devlet dairelerinde ve bankalarda ve hastanelerde Kürtçe konuşan memurlar ya da işlerin Kürtçe yürüdüğünü bile görebilmek mümkün. Ancak bu sizi çok ürkütmesin sizin yabancı olduğunuzu anladıklarında Türkçe konuşmaya başlıyorlar. Fakat benim gibi Kürt olduğunuzu anlayıp size Kürtçe sorular sormaya başladıklarında çeşitli iletişim zorlukları yaşamıyor değilsiniz. Lokantada yemek yerken, bir çay bahçesinde çay içerken ya da otobüs beklerken bu kulak kabartmak işi daha kolay oluyor. Şehrin politize edilmiş halinden kaynaklı pek çok konuşma bu eksende dönüyor. "Sene bilemedin '78 bilmedin '79... Sağ-sol zamani...diye başlayan kentte yıllar boyu yaşanan ve kendilerinin tanık oldukları olayları, acıları, dramları büyük bir gururla anlatmak çoğu Kürtte olduğu gibi büyük bir zevk onlar için.  Geçen senenin en konuşulanlarından biri de benim ilk seferimde sıcak havadan dolayı havaalanında pek farkedemediğim ancak daha sonra buranın aslında askeri havaalanı olduğunu öğrendiğim Diyarbakır Havaalanından hergün Kuzey Irak'ı bombalaya gidiyoruz diye havalanan jetlerin akşamları kentin etrafını saatlerce turlamasının aslında halk üzerinde psikolojik baskı oluşturmaya yönelik olduğuna dair konuşmalardı...

Kulak kabartmanın dışında kente gelmişken şehir insanı tarafından kahvaltı yerine bile tercih edilen meşhur Diyarbakır ciğerini tatmadan ayrılmayın. Yok tıka basa yemek istiyorum diyorsanız Mardin Yolu üzerinde şehrin meşhur lokantalarından birinde bu isteğinizi çokta ucuza gerçekleştirebilirsiniz. Paranız yoksa da fırınlardan birine girip batılıların pide dediği sıcak açık ekmeklerden bir tane alıp yiyin. Tarihi yerlerin dışında şehrin işlerinin yürüdüğü, çarşısı diyebileceğimiz Ofis denilen yer şöyle bir turlanabilecek yerlerden. Vakit bulursanız şehrin içine sıkışmış dillere destan Diyarbakır Cezaevine'de bir göz gezdirin.



Read more...

20 Ocak 2011 Perşembe

Hamash Delam Migire




bir gün ışığa gittim,
ışık havada dağıldı gitti
bir gün hangara gittim,
hangar yıkıldı ve s..ildi
bir gün hiçe gittim,
bayılıp, karnını tuttu ve gitti
bir gün sadakata gittim,
vay vay vavay nereye gitti,
hep canım sıkılıyor, hep tenim esirdir.
hançerledim, iyileşmedi,
can çekiştim (kanat çırptım) olmadı,
hint kadehi bizim, sarhoş raconu bizim,
ayrı düşme acısı bizim, aşk ve meşk bizim,
sır ifşa etmek bizim, serserilik yapmak bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
cep telefonu olan molla bizim,
bilgisayar dosyası olan devrim muhafızları bizim,
hüseynin yolu bizim, humeyni havalimanı bizim,
sufi rehberi bizim, kufi alfabesi bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim
delikli asfalt bizim, ah sesinin lezzeti bizim,
bakire olan hamile bizim, yaşayan şehit bizim,
onlar bizi aşağı vurdu,
bang bang,
biz yere düştük, 
bang bang,
o korkunç ses


Kaynak : Şeytan Uçurtması(Sözler) ve Engin(Şarkı)

Read more...

28 Aralık 2010 Salı

Limonata Gibi Kan

Bir albümün çıkışının üzerinden uzun süre geçtikten sonra yeni çıkmış bir albüm hakkında konuşuyor edasıyla konuşmak pek adetten değildir ama hali hazırda 2010'un son demlerini yaşadığımız bu günlerde yılın kayda değer tek albümü diye iddialı bir şekilde bahsedebiliriz son Morcheeba albümünden.

İngiliz grubun 7 Temmuz'da çıkan albümü Blood Like Lemonade'den duyulan ilk melodiler Mayıs ayının sonlarında gelmişti. İlk single "Even Though" solist Skye Edwards'ın su altında sahne kıyafetleriyle yaptığı akrobatik hareketlerle süslü videosunu bu yılın insanı en az yoran şarkısı olarak seçsek, bu çokta tuhaf bir seçim olmaz herhalde . Robert Foster'in oynadığı ikinci single Blood Like Lemonde şarkısınıda yılın video klibi ve şarkısı olarak eklemek istiyorum. 


Aslında albümü bir önceki albüm "Dive Deep" de duyamadığımız Skye'in alıştığımız sakinleştirici sesinin etkisinin iyiden iyiye arttığı bir albüm olarak tanımlamak mümkün. Güzel de bir benzetme yapılmış bunun için:


 "i am the spring" parçası çalarken gözünüzü kapattığınızda, skye saçlarınızı okşuyor sanki..."


Crimson, Receipe for Disaster, Easier Said Than Done albümden benim kulaklarımdaki pası alan diğer şarkılar. Albümü dinlemeye başlamadan önce  ufak bir de tavsiyede bulunayım madem. Gün içerisinde yapacak bir şey bulamayıp tükendiğiniz anda açıp albümü baştan sona dinlemeyi deneyiniz.

Read more...

21 Aralık 2010 Salı

Ağlayanlara Dair


Aslında buraya 3-5 satır Kürtlerin sürekli ağlayıp, dert yanmalarının bugün Kürt sorununun çözümünün önünde en büyük engellerden birini oluşturduğuna dikkat çekmek isteyen bir yazı yazmak istemiştim. Ancak konuya dair örnekler ararken çok geçmemişti ki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch - HRW) Ekim 2002'de açıkladığı, "Göç Ettirilmiş Ve Yüzüsütü Bırakılmış- Türkiye'nin başarısız köye dönüş programı" adlı raporunun kısa bir özetiyle karşılaştım. Bu rapor bir bakıma Kürtlerin bu ağlayıp-sızlamalarının neden hala sona ermediğinin ya da erdirilemediğinin sorusunda da cevap niteliğinde. Okudukça üzerinden yıllar geçse de benzer olaylara az çok tanıklık eden birisi olarak çocukluğumun o karanlık yılları tekrar hatırlatan bu yazının tamamını eksiksiz yayınlayarak bilerek ve isteyerek dikkat çekmek istiyorum:


Raporun "Göç ettirilmiş ve yüzüstü bırakılmış" bölümünde yaşanmış örnek olaylar aktarılıyor. 

" Bütün köylerin yakılacağını adımız gibi biliyoruz " 

"Biz Siirt Pervari G köyü halkındanız. Köyümüze yakın bir yerde PKK'lılar ve askerler çatıştılar. Bu olaydan sonra Pervari Köyü'nde görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımız tutuşturmaya başladılar. Köylü kadınlar onlara müdahale ettiler. Askerler onları fırlatıp attılar. Yakılan varlıklarımız: Beş binin üzerinde kavak ağacı, dört tondan fazla buğday, köyün etrafındaki bütün ormanlık alan, köylülerin otlarıyla birlikte yirmiden fazla ahır.Şimdi köy boşalmış durumda, bütün evlerin yakılacağını adımız gibi biliyoruz... Köyün dışına çık(arıl)dığımız an hayvanlarımiz askerler tarafından taranıyordu. Bitişikteki M köyünün arılarını dahi kovanlarıyla birlikte yaktılar... Önümüze iki seçenek koymuşlardı.Ya korucu olup ölecektik, ya terk ve açlık... Biz nerelerde nasıl barınacağız? ... Çocuklarımızı neyle doyuracağız? Bizlere gereken yardımının yapılmasını ve durumumuzun göz önüne alınmasını saygılarımızla arz ederiz."

Mehmet M'nin 12 Şubat 1991 tarihli dilekçesinden.

Dilekçe, Siirt Valiliği'ne, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'ne (OHAL), Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu'na, Başbakanlık Makamına, Cumhurbaşkanlığı makamına, basına, İnsan Hakları Derneği'ne (İHD), İnsan Hakları İzleme Komitesi'ne, Uluslararası Af Örgütü'ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

"Köye dönmezsek mallarımız talan edilir" 

"Bizler Eruh ilçesine bağlı L köyü halkındanız. Köyümüz yirmi iki haneden ibaret olup, gelir düzeyi yüksek olan bir yerleşim birimidir.Ancak köyden çıkarılmamız nedeniyle sıkıntı vaziyetine düşmüş, aç, çıplak evsiz perişan bir durumdayız. Bilemiyoruz bizim bu durumumuz kimleri memnun edebilir? Bizim uzmanlık alanımız tarım ve bağcılık, bilmediğimiz görmediğimiz yerleşim birimlerinde ne iş yapabiliriz? Ucuz işçilik ve sefillikle yüz yüzeyiz.

Köylerin boşalması ve şehir merkezlerinin dolması sonucu zaten iş de bulamıyoruz. Köyümüzdeki mal varlığımıza sahip çıkmak ve yaşantımızı eskisi gibi sürdürmek için yaptığımız bütün başvurular bir sonuç doğurmadı. Defalarca üst birimlere başvurduk. Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı'nının dilekçe[miz]e verdiği cevapta Siirt valiliğine durumu iletildiği belirtilmekte. Valiliğin tarafımıza bilgi vereceği yazılmış. Buna rağmen bugüne kadar tarafımıza bir şey iletilmedi.

Köyümüze dönmediğimiz takdirde mal varlıklarımız başkaları tarafından talan edilecek. Ya tekrar köye dönmemiz için gereken izin verilmeli yada uğradığımız maddi zarar karşılanmalı.

H köyünün karakolunda görevli askeri birimler bize, 'Köye dönemezsiniz. Dönmek için belge getirin. Belge getirmediğiniz takdirde, bize emir gelmiş sizleri öldüreceğiz. Nereye giderseniz gidin. Bizleri ilgilendirmez' dedi."

Abdulkadir A'nin tarihsiz dilekçesinden.

Dilekçe Savcılık Makamına, yöre milletvekillerine, elçiliklere, Başbakanlık Makamına, Cumhurbaşkanlığı Makamına, yerli ve yabancı basına, İnsan Hakları Derneği'ne, Helsinki İzleme Komitesi'ne, Uluslararası Af Örgütü'ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

Bir avukatın dilekçeleri... 

1990 yılında Siirt'teki bir avukat bir faks makinesi satın aldı ve savcılık makamlarına, Türk hükümeti yetkililerine ve Helsinki İzleme Komitesi (şimdiki İnsan Hakları İzleme Komitesi) dahil dış dünyaya düzinelerce dilekçe göndermeye başladı.

Dilekçeler, evleri yakılıp yerlerinden edilen kişilerin durumuyla ilgiliydi. Bu dilekçeler göç ettirme olayının hala belirgin olan özelliklerini yansıtan çok sayıda detaya değiniyordu:

Köylülerin kentlerde çektikleri sıkıntılar, yetkililerin şikayetlerine yanıt vermemeleri, köy topraklarının yağmalanması, ve geri dönüş özlemleri. On yıl sonra, Temmuz 2001'de, yukarıdaki iki dilekçeninsahipleri, hala yurtlarından kopartılmış ve yoksulluk içinde yaşar şekilde, İnsan Hakları Derneği Siirt şubesinde İnsan Hakları İzleme Komitesi'nin bir temsilcisiyle görüştü. Yetkililerin baskılarından duydukları korku nedeniyle, adlarının ve köylerinin hiç bir yayında açığa vurulmamasını istediler. Görüşme sırasında, polis dernek binasını gözetliyordu. Ayrıca, binaya girip dernek personelini sorguya çekti.

"20 korucu bul köyüne geri gel dediler" 

L köyunden Abdulkadir A. (1) köyüne dönmek için ilk dilekçesini verdikten sonra polis karakoluna çağrılmış ve polisçe azarlanmıştır.

"Korkuyordum, ama bir yıl boyunca yetkililere başvurmaya devam ettim. Tekrar tekrar valiye ve askerlere gittim. Bana, köy korucusu olarak silahlanacak yirmi kişi bulmadan dönemeyeceğimi söylediler."

Üç kez köye gidip yerleşmeye çalıştı, ama her seferinde köyden atıldı.

"Komşu köyden olan korucuların topraklarımızda gözü vardı. Hakkımızda sürekli şikayetler yapıyor, PKK (2) militanlarının bizi ziyaret ettiklerini belirtiyorlardı."(3)

En sonunda, 1995 yılında, askerler en geç yedi gün içinde köyü terk etmesini söylediler. Köy yakılacaktı. Siirt'e gitmek üzere ayrıldı ve köy tahrip edildi.

Kendisi halen biri özürlü olan sekiz çocuğuyla birlikte Siirt'te iki odalı bir evde yaşamaktadır. Özürlülük yardımı ve kent belediyesinin verdiği yakıt ve yiyecek yardımlarıyla geçinmektedir. Kent belediyesi halihazırda büyük ölçüde Kürt üyesi bulunan Halkın Demokrasi Partisi'nce (HADEP) yönetilmektedir.

Abdulkadir A İnsan Hakları İzleme Komitesi'ne şunları anlattı:"Köyde tarlalarım vardı, ancak tarlaları korucular kullanıyor. Toprağımın tapusu var, ama mahkemede dava açmaya korkuyorum." Komşu köyden olan korucuların şikayeti üzerine, 1990'da tutuklanmış ve işkence görmüştür. Aynı deneyi bir daha yaşamak istemiyor. "Köy korucuları dava açmazsam toprağımın bir kısmını kullanmama izin vereceklerini söylediler."

Sözde sorunlarına çözüm getirecek hükümet programı olan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi'nden haberi yok. Köyünden iki kişi dönüşle ilgili bilgi almak için kaymakama başvurmuş, ama kaymakam onlara "emir gelinceye kadar dönemeyeceklerini" söylemiş. Kaymakam kendisine yazılı herhangi bir şey vermemiştir.

G köyünden Mehmet M (4) de resmi ve yasal kanalları kullanmaya çalışmış, ama başarısız kalmış. 1990 senesinde kendisi ve eşi, sekiz çocuktan en küçük olanlarını eşek sırtındaki torbalara koyup yanmakta olan köyü bırakır ve Şırnak'a doğru yola çıkarlar. Bir günlük yürüyüş. Köyünü yakan askerlerin araçlarının plakalarını not etmiş ve savcılığa şikayette bulunmuş. Herhangi bir yanıt alamamış. "Belki de savcı dava açmama kararı almış. Bilmiyoruz."(5)

Eşi yakın geçmişte vefat etti. Şimdi Van'da kullanıma uygun olamayan bir yerde kurduğu bir evde yaşıyor. Ailenin geri kalan kısmı, esas olarak İstanbul'da inşaat işlerinde çalışan en büyük oğlunun gönderdiği parayla yoksul bir yaşam sürüyor. "Doğru dürüst yemek yiyemiyoruz. Doktora gidemiyoruz."(6)

Köye dönmeyi olanaklı kılacak resmi izni dört gözle bekliyor.Bunun için tekrar tekrar dilekçe vermiş. İnsan Hakları İzleme Komitesi'ne Nisan 2000'de İçişleri Bakanlığı'na yaptığı başvuruyu gösterdi. Başvuruya herhangi bir yanıt almamış.

1980-2000 arasında 500 kişi göz altında öldü 

"Bosna'da gördüğünüz zorunlu göç ile burada olan arasında büyük bir fark var. Bizim zorunlu göçümüzü kimse görmedi. Olayı etkin bir şekilde izleyecek kimse de yoktu. Basın ve televizyonun izleme izni yoktu. Bu yüzden kamuoyu baskısı gelişmedi."

Necdet İpekyüz, Diyarbakır Tabipler Birliği, 25 Haziran 2001.

Güvenlik güçleri PKK saldırılarına karşı mücadele etmek için 1980 ve 1990'larda köylüleri zorla göç ettirdi. 1978'de lideri Abdullah Öcalan tarafından Diyarbakır'da kurulan PKK, üyelerini ve lojistik desteğini yerel köylülerden sağladı. Kuruluşunun ilk yıllarında, PKK ana olarak rakip solcu ve Kürt örgütlerle çatıştı. 1984 Ağustos'unda, 1920'lerden beri kapalı bir askeri bölge olan ve esas olarak Kürtlerin yaşadığı bir bölge olan Güneydoğu'da bulunan Siirt'in Eruh ilçesinde bir jandarma karakoluna saldırı düzenledi.

PKK eylemlerini arttırırken jandarma (İçişleri Bakanlığı'nın emrinde polis görevi yapan askerler) köy baskınları ve kitlesel göz altılarla yanıt vermeye başladı. Gözaltılar standart olarak dayak, elektrik şoku, cinsel saldırı ve yiyecek-içecek vermeme dahil işkence anlamına geliyordu. 1980-2000 arasında gözaltında ölen beş yüz kişinin çoğu jandarma veya polis karakollarında gözaltında bulunan köylülerdi. Güvenlik güçlerinin baskıcı yöntemleri daha çok gencin PKK'ya katılmasıyla sonuçlandı. Birkaç yıl içinde önemli bir güç haline geldi ve 1984-1999 arasında 30 binden fazla üye topladı.

Türk güvenlik güçleri izlemekte oldukları silahlı militanları sözde korumakla yükümlü oldukları sivil halktan ayırmadı. Bu insanların bir kısmının isteyerek veya istemeyerek militanları desteklediğini ve onları sakladığını biliyordu. Hükümet, dünyanın başka yerlerinde benzeri muhaliflerle karşı karşıya gelen diğer hükümetlerin başvurduğu yola başvurdu:

Halkın militanlara karşı silahlanmasını ve böylece devlete sadakatini göstermesini istedi. 1987'den sonra, kırsal kesimdeki halkın "geçici köy korucuları" oluşturmak için yeterli sayıda insan vermesi gerekiyordu. Bu güç yerel jandarma karakollarınca silahlanacak, ödenecek ve denetlenecekti. Halkın köy koruculuğu sistemine katılmayı reddetme olanağı vardı, ama böylesi bir tutumdan sonra güvenlik güçleri onları PKK sempatizanı olarak görmeye başlayacaktı.

Sisteme katılmayı kararlaştıran köyler, komşu köylerin katılmamasına kızıyorlardı çünkü bu durum onları PKK saldırılarına karşı açık bırakıyordu. Köy korucuları iyi silahlanmıştı, ancak resmi bir emir-komuta zincirleri ve kendilerini tanıtacak resmi üniformaları yoktu. Aşiret bağlarının güçlü olduğu bölgelerde, aşiret liderleri korucuları kendi üstünlüklerini sağlamlaştıracak özel bir ordu olarak kullandı.

Buna yanıt olarak PKK köy koruculuğu sistemine katılan Kürtleri hain ilan etti. Yakaladığı köy korucularını "idam" etti. PKK ayrıca köy korucularının çatışmada taraf olmayan aile üyelerini - kadın ve çocuklar dahil - katletti. Bu tür eylemlerden sonra PKK dağlara çekilip ortadan kaybolunca, devletin karşıt operasyonları genellikle korucu olmayan köylülerin yaşadığı köyleri basmak ve sakinlerini toplamak biçimini alıyordu. Amaç, PKK'nın hareketleri hakkında bilgi toplamaktı. Ama kimi zaman hükümet güçleri PKK saldırılarına ve eylemlerine karşı misilleme şeklinde katliamlar da düzenledi. 

Korucu ya da militan 

Köylüler korkutucu bir ikilemle karşı karşıyaydı. Köy korucusu olup PKK saldırıları ya da koruculuğu ret edip devlet baskısı tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirlerdi. Birçok kişi varını yoğunu toplayıp şehre yöneldi. Köylerde kalanlar yaşamın her geçen ay daha tehlikeli olmaya başladığına tanık oldu. Köylüler şehrilerden az miktarda yiyecek getirsin diye, jandarma yiyecek ambargoları koydu. Yol boyunca kurulan kontrol noktalarında el konulması nedeniyle, köye ulaşan yiyecek miktarları azalıyordu. Sürülerini bir yerden ötekine götüren çobanların PKK'ya bilgi ve yiyecek sağlamasını önlemek için, "otlatma yasakları" kondu. Jandarma uzak ve yüksek yerlerde yakaladıkları çobanları sorguya çekti, zaman zaman da sorgusuz bir şekilde infaz etti.

1991'deki seçimle başa geçen Doğru Yol Partisi (DYP) hükümeti Başbakan Süleyman Demirel'in başbakanlığında güneydoğudaki gerilimi yapıcı yöntemlerle çözme doğrultusunda bazı adımlar attı."Kürt gerçeğini" kabul edeceklerini belirtti. O yılın sonlarına doğru, Lice'de ve Kulp'ta yer alan iki sivil gösterideki katliamlar ve PKK'nın aynı derecede kanlı saldırıları makul bir politikaya doğru atılan adımlara son verdi.

Demirel'in halefi ve Türkiye'nin ilk kadın başbakanı olan Tansu Çiller politika alanına yeni adım atıyordu. Politikadaki deneyim eksikliği ve bölünmeye açık partisini ve hükümetini ayakta tutma kaygısı nedeniyle, PKK'yla istedikleri gibi uğraşmaları için orduya ve polise tam bir serbestlik verir gibi göründü. Güvenlik güçleri, PKK militanlarını ve işbirlikçilerini kanıt toplama ve mahkemeye çıkarma derdiyle uğraşmadan elimine etmeye karar verdi. 1991-1994 arasında ' sokak katilleri' Kürt siyasi liderlerini, insan hakları eylemcilerini ve gazetecileri hedef alarak binden fazla insanı öldürdü.

Çıplak kanunsuzluğa başvurma jandarmanın kırsal alandaki yöntemlerine de yansıyordu. Mao Zedung'un deyimiyle, silahlı PKK üyeleri "halk denizinde yüzen balıklar" gibi silahlı gerilla taktikleri kullanıyordu. Güvenlik güçleri, "denizi kurutmak" şeklindeki anti-gerilla taktikleri kullanmaya başladı. Köy koruculuğu sistemine katılmayı reddeden köy ve yerleşim birimlerini basitçe tehdit edip korkutmak yerine, yola girmeyen yerleşim birimlerini sistemli bir şekilde imha etmeye başladılar.

" 1994'te 3 bin köy haritadan silindi" 

Helikopterler, zırhlı araçlar, askerler ve köy korucuları tek tek köyleri sardı. Depolanmış ürünleri, tarım aletlerini, ürünleri, meyve bahçelerini, ormanları ve hayvanları yaktılar. Çoğu zaman içerideki malları almaya izin vermeden evleri ateşe verdiler. Bu tür operasyonlar sırasında, güvenlik güçleri sık sık köylüleri suistimal ediyor, onları utandıracak davranışlarda bulunuyor, mal ve paralarını çalıyor ve onlara işkence ve kötü muamele ediyordu. Sonra onları evlerinden uzaktaki yollara sürüyorlardı. Bu dönemde çok sayıda "ortadan kaybolma" ve yargısız infaz meydana geldi. 1994 yılına kadar, 3.000'den fazla köy hemen hemen haritadan silindi ve çeyrek milyon köylü evsiz bırakıldı.Kaybolmaların büyük çoğunluğu olağanüstü hal bölgesinde yer alan on güneydoğu ilinde meydana geliyordu.(7)

Türk hükümeti köy boşaltma ve köyden atılma eylemlerini tümden inkar etti ve güvenlik güçlerinin suistimallerini gizlemek için yalan söyledi. Bir-iki siyasetçi, siyasi kariyerini tehlikeye atarak köy yıkımlarına karşı konuştu, ama Meclis yakma eylemlerini durduramadı. Ülke içinde göç ettirilen kişiler aralıksız dilekçe eylemleriyle siyasi ve adli çarkı harekete geçirmeye çalıştı, fakat tüm çabaları boşunaydı. 26 Ekim 1994'te Başbakan Tansu Çiller Tunceli'nin Ovacık bölgesindeki on köyün muhtarını kabul etmişti.Askerlerin köylerini yaktıklarını ve helikopterlerin operasyonu desteklediklerini söylediler. Ancak gönüllü körlük artık hükümet politikasıydı.

Çiller: Helikopter PKK ya da Afganları olabilir 

Başbakan onlara şunu söyledi: "Devletin köy yaktığını gözümle görsem bile inanmam. Her gördüğünüz helikopteri bizim sanmayın. PKK helikopteri olabilir. Hatta Rus, Afgan veya Ermeni helikopteri de olabilir."(8) Başka bir muhtar, Diyarbakır'ın Akçayurt koyü muhtarı Mehmet Gürkan 7 Temmuz 1994 tarihinde köyden atıldı. Yaptığı basın toplantısında, televizyon muhabirlerine köylerini PKK'nın yaktığını söylemek için jandarmanın kendisine işkence yaptığını söyledi. Gerçekte Akçayurt'u yakanların jandarma olduğunu belirtti. Bir ay sonra köye döndüğünde, bir görgü tanığı askerlerce tutuklandığını ve bir helikopterle götürüldüğünü gördü. Muhtar ondan sonra tekrar görülmedi.(9)

Güvenlik güçleri uzak ve haberleşmenin yetersiz olduğu bölgelerdeki köyleri yakıyordu. Bu nedenle, birçok suistimal haber olamıyordu. Yerel toplum liderlerinin ulusal ve uluslararası örgütlere başvurma deneyimi yoktu. Ancak, az sayıda avukat, göç ettirilmiş, okuma yazma bilmeyen ve dilekçelerine parmak basmak zorunda olan köylülerin şikayetlerini kaydederek bu şikayetleri Birleşmiş Milletler'e (BM'ye), Avrupa Birliği'ne (AB'ye), ve Avrupa Konseyi'ne faksla iletiyordu. Hükümet dışı Türk ve yabancı örgütler neler olup bittiğinin farkındaydı, ancak aynı zamanda yargısız infaz, 'ortadan kaybolma' ve göz altında ölüm olaylarıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Komitesi yapılan yıkımları bildirdiler ve diğer hükumetler nezdinde girişimlerde bulundular.(10) Ancak uluslararası camiadan eleştirel sesler yükselmedi. Bunun bir nedeni, söz konusu suistimallerin PKK saldırıları ve PKK üyelerinin işledikleri suistimallerden oluşan bir arka planı olmasıydı.

" Hakim ve savcılar gerçeği sakladı " 

Türk hakim ve savcılar, yaşanan gerçekliğin saklanmasında üzerlerine düşen görevi yerine getirdiler. Köy yakma kampanyasını haber yapan gazetelere karşı dava furyası açtı. 1994 Nisan'ında Türkiye'deki İnsan Hakları Derneği (İHD) zorunlu göç ettirmeyle ilgili kapsamlı bir inceleme yayınladı. Yakılan Köylerden Bir Kesit başlığını taşıyan çalışmaya el konuldu ve İHD Başkanı Akın Birdal Ankara Terörle Mücadele Yasası uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde "bölücü propaganda" yapma iddiasıyla yargılandı.

Millet Meclisi, göç ettirilen köylülerden akın halinde gelen dilekçelere yanıt vermede yavaş davrandı. Milletvekillerinin olayı ele almalarını engelleyen etmenlerden birisi basındı. Diğeri ise, sertlik yanlısı milletvekillerinin güvenlik güçlerine yönelik her türlü sorgulamayı ihanete varan PKK propagandası olarak damgalamaya hazır olmasıydı. Nisan 1995'te Faili Meçhul Cinayetlerle ilgili Meclis Komisyonu köy koruculuğu sistemini "toplumsal çelişkiye yapılan bir yatırım" olarak nitelemiş ve köy korucularının öldürme ve haraç dahil yasadışı eylemlerde bulunduğunu doğrulamıştır. Buna karşın, Komisyonun bulguları göz ardı edilmiş ve koruculuk sistemi aynen devam etmiştir. 3 Haziran 1997'de kurulan İç Göç Komisyonu'na kadar, Meclis ülke içinde zorla göç ettirilme olayını doğru dürüst bir şekilde ele almadı.

Komisyon önceleri göçün kentler üzerindeki etkisini ele almak için kurulmuştu. Yetkisinin Güneydoğu'daki suistimalleri de kapsamak üzere genişletilmesi ancak zorlu bir uğraş sonucu mümkün oldu. 14 Ocak 1998 tarihinde, Komisyon Meclis'e 170 sayfalık bir rapor sundu. Ulusal hassasiyetleri rencide etmemek için, rapor diplomatik bir üslupla yazılmış ve dikkatle dengelenmişti.Buna karşın, karabasanı açık bir şekilde kayda geçirmiş oldu. Belki de en önemli katkısı, OHAL Valisi'nden köy yıkımlarıyla ilgili resmi bir rakam koparmayı başarmasıydı. Buna göre, 820 köy ve 2.345 küçük yerleşim biriminden toplam olarak 378.335 kişi göç ettirilmiştir. (11) Raporun önerileri büyük ölçüde ihmal edilmiştir.

Dipnotlar 



1- Güvenlik nedeniyle, görüşülen şahsın adı gizli tutulmuştur.

2- Kürdistan İşçi Partisi, yasadışı silahlı bir örgüt.

3- İnsan Hakları İzleme Komitesi'yle görüşme, Siirt, 27 Haziran 2001.

4- Güvenliği nedeniyle, görüşülen şahsın adı gizli tutulmuştur.

5- İnsan Hakları İzleme Komitesi'yle görüşme, Siirt, 27 Haziran 2001.

6- İnsan Hakları İzleme Komitesi'yle görüşme, Siirt, 27 Haziran 2001.

7- 1978'de on üç Güneydoğu ilinde sıkıyönetim ilan edildi. Ertesi yıl sıkıyönetim on dokuz ile genişletildi. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, sıkıyönetim altmış-yedi ilin tümüne genişletildi. Sıkıyönetim 1987 yılına kadar kademeli olarak kaldırıldı. En son güneydoğu bölgesinde kaldırılan sıkıyönetimin yerine OHAL ilan edildi. 1990 yılında on Güneydoğu ili olağanüstü hal altındaydı. 1990'ların sonuna doğru çatışmanın seyri yavaşlayınca, olağanüstü hal kademeli olarak kaldırılmaya başlandı.

Halihazırda iki il (Şırnak ve Diyarbakır) olağanüstü hal altındadır, ancak bunun süresinin Kasım 2002'de sona ermesi üzerine yeniden uzatılması beklenmiyor. Olağanüstü hal valisinin çok geniş yetkileri var. Bunlara ifade özgürlüğünün kısıtlanması, memurların ve halkın yerlerinden edilmesi, ve mülke el konması dahildir. Olağanüstü hal altındaki bölgelerde gözaltı süresi daha uzundur. Olağanüstü hal valisinin emrindeki güçlerin büyük ölçüde yargı muafiyeti vardır.

8-Cumhuriyet, 28 Ekim 1994.

9- Bkz. Policy of Denial (İnkar Politikası) başlıklı Uluslararası Af Örgütü Raporu, Şubat 1995, AI Index: EUR 44/24/95, s 3.

10- Örneğin, bkz: Forced displacement of ethnic Kurds from Southeastern Turkey (Güneydoğu Türkiye'deki Kürtlerin zorla göç ettirilmesi), İnsan Hakları İzleme Komitesi, Ekim 1994.

11- "Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Boşaltılan Yerleşim Birimleri Nedeniyle Göç Eden Yurttaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Tespit Edilmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu" Raporu. 14 Ocak 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuştur. (NK/BB)

Read more...