30 Ocak 2012 Pazartesi

Zizek, Solcular ve Psikanaliz

Bu adam Türkiyeye mi yerleşti yoksa? Üç gündür hangi kanalı açsak aynı cevapları veriyor sevimli ingilizcesiyle Zizek. Biz bu şekilde yaşamaya devam edemeyiz. Son 20 senede emperyalizm kesin bir zafer kazandı. Günümüzde 3. Dünya ülkeleri emperyalizme daha yatkın. Bu, bu şekilde devam edemez. Wall Street işgallerine katılan insanlar ne istediklerini bilmiyordu, bir şeylere itiraz ediyorlardı ama yerine ne olması hakkında kafalarında hiçbir fikir yoktu.

Şimdi Türkiye'nin mükemmel entellektüellerinden biri Pelin Batu bir soru soracak. Ardından bir rock star Mor ve Ötesi grubundan Harun'un sorusu olacak: "Sınıf kavramının açıklayıcı gücünün zaman zaman abartıldığını düşünenlerine..." Sizin bir rock starınız bile böyle soru soruyorsa ben Türkiye'nin hayranıyım. Matrix filminin gerçek izleyicisinin salaklar olduğunu düşünüyorum. Lady Gaga benim içinde bir gizem. Bu kadının bir şarkısını bile bilmiyorum. Üstelik tipimde değil. Liv Tyler'i beğeniyorum ama Lady Gaga'yı değil.

Geçen sene burda eşcinsellerle ilgili bir yürüyüş yapıldı ve sorunsuz sona erdi. Aynı şeyi Balkanlar için de isteyebiliriz (Romanya, Sırbistan). Bu Türkiye'nin farklılığı mı? Yılmaz Güney'in hapishanedeki çocuklarla ilgili olan filmini çok seviyorum. Orhan Pamuk'un 'Kar' romanı da çok hoşuma gitti. Ege ve Akdeniz sahilleri yerine romanın geçtiği Kars şehrini gerçekten görmek istiyorum.

"Peki Fransızların Cezayir’de yaptığına ne diyeceğiz? Bu yüzden Kürtler ve Ermenilerle ilgili duruma bakacak olursak bu Jöntürklerin Avrupalı gibi bir ülke olmak istemesiyle ortaya çıktı bu sorunlar. Türkiye tam olarak bu tür şeyleri gerçekleştirerek batı birliğine dahil oldu. Geçmişe baktığımızda bunlar modern devletler tarafından kendi sınırlarını korumak ve devlet oluşturmak için işlenmiş suçlardır. Ermenilerde bu suçlar Türkiye Avrupalı olmaya karar verdiğinde işlendi. Etnik şiddet, Türkiye'nin ahlaki ve etnik durumuyla ilgili bir geleneği değil..."

Kürtlere daha fazla otonomi verilmeli. Ben bunu bir tehlike olarak görmüyorum. Osmanlı'da Kürtlere daha fazla otonomi verildiğini ama ulus devletin oluşumu sırasında ayrılık paranoyasının ortaya çıktı. Bu fikir Avrupa'ya aittir. O zaman bunun bedelinin Avrupa tarafından ödenmesi gerekir...

"Hoşlanmadığım şey, Türk insanının, Atatürk'ün mirasını savunduğunu söyleyenler ile liberal müslümanlar arasında sıkışmış olması; yani bu iki tercih dışında, insanların seçeneksiz olması..."

Türkiye ile ilgili çok şey bilmiyorum. "Don't ask me anything about Osmanlı, just ask me questions..."

Konuştukça batan felsefeci Žižek

Sloven felsefeci Slavoj Žižek bir dizi konferans vermek için Türkiye’de. Hürriyet’ten Cansu Çamlıbel’e röportaj veren Žižek konuştukça Türkiye ve Osmanlı tarihi konusundaki cehaleti iyiden iyiye açığa çıktı. Zaten popüler felsefecinin Türkiye’ye gelişini finanse eden de reklamcılar olmuş... ***

Sol Entelektüellerin Yapışkan Dini: Psikanaliz

Dünya ölçeğinde entelektüellerin en yaygın LSD’sidir Freudculuk. Hayal gördürür. Olmayanı onaylattırır, üstüne binlerce çeşit madde dışı, gerçek dışı fantezilere olanak yaratır. Dünyaca bu denli kabul görmesi, entelektüel ve özellikle sol-liberal entelektüel kafaların işleyişine en uygun dinsel öğreti olmasındandır. Psikanaliz, entelektüelleri biat kültürüne karşı bir havaya sokarak biat ettirendir... ***

Read more...

26 Eylül 2011 Pazartesi

Yazığım Geldi


Bir değişikmiş bu Diyarbakır'ın çocukları da.. Birbirleriyle kavga ettikten sonra dövdüğü arkadaşına acıyan çocuk "üzüldüm" ya da "acıdım" demek yerine "yazığım geldi" diyor. Kahkahaların sonunda ufak bir tebessüm...

Burdaki çocuklar evcilik, doktorculuk oynamak yerine Apoculuk oynuyorlar. Kendi aralarında bir grup KCK Yürütme konseyi oluyor. Kalanlarda ya polis ya da jitemci oluyor. Oyunun sonunda nedense hep KCK kazanıyor ve bu zaferi kendi aralarında büyük bir coşkuyla kutluyorlar.

Diyarbakır da çocuklar taş atma konusunda da bayağı tecrübeliler. Öyle ki 100-200 metreden gözleri kapalı istedikleri hedefin alnının ortasına şak diye yapıştırabiliyorlar taşları. Biraz büyüyüp 12-13 yaşlarına geldiklerinde ise ellerinde pompalı tüfeklerle şehrin merkezinde korkusuzca sağa sola ateş edebiliyorlar.

Diyarbakır'ın dar sokakları arasında turist edasıyla gezerken üstü başı kirli, elbisesi yırtık pırtık eline bir ekmek ya da karpuz parçası tutuşturulmuş çocuklar gördüğümüzde fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmaktan başka bir şey gelmiyor elinizden.

Bir yanda elindeki termosla gün boyu çay satarak para kazanmaya çalışan ufak çocuk. Utangaçlığından ve iyi niyetinden bir şey kaybetmemiş henüz. Verdiği plastik bardağın altına bir tane daha koyuyor elimiz yanmasın diye. Al bunu buna gerek yok diye geri uzattığınızda bardağı geri almıyor inatla. Yere düşen çay şekerini almaya yeltendiğinizde onu da vermiyor inatla paketten yenisini uzatıyor hemencecik...

Hemen yanında içeride Ortadoğu'da ve Dünya da yoksulluğu tartışıyor büyükleri. Hikayeler, anılar anlatılıyor yoksullukla ilgili... Ancak travma burada da kendini gösteriyor konu dönüyor dolaşıyor Demokratik Özerklik, Ana dilde eğitim, Kürtlere yapılan ötekileştirme... konularına takılıyor, bağlanıyor...

Konuşmaların, anlatılan hikayelerin sonunda herkesin yazığı geliyor ama boşuna...

Read more...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Bêsebeb (Sebepsiz)


"Pepug ânci wenda" yani "Pepug yine ötmeye başladı" sözü başa gelen kötü olayları, olumsuzlukları, felaketleri tanımlamak için kullanılır Dersim'de. Çocukluk yıllarımızda akşamları oynanan saklambaç oyununun ardından toplaşıp daha çok birbirimizi korkutmak için anlatırdık Pepug efsanesini. Karanlıkta ay ışığının aydınlattığı Kou Spi'nin (Beyaz Dağ) o çıplak yamaçlarında gözüken yalnız ağaçta yaşadığına inandırmıştık kendimizi Pepug Kuşu'nun. Geceleri duyduğumuz Pepug'un sesinin bize çok uzakta olan o ağaçtan geldiğini sanırdık hep...

Efsaneye göre Pepug ve Keleng iki kardeştirler ve çocuk yaşta annelerini kaybederler. Anneleri ölünce babaları acımasız, zalim bir üvey anne getirir evlerine. Bahar ayları gelince üvey anne Pepug ve Keleng'i Munzur dağlarına kenger toplamaya gönderir. Kenger Dersim dağlarında tıpkı Gulike ve Süng gibi yalnızca bahar aylarında toplanabilen kökü sütlü hem çiğ hem de sakız olarakta tüketilebilen bir bitkidir.

Gün boyunca bir hayli yorulan iki kardeş üvey annelerinin onlara verdiği heybeyi zoraki doldurabilirler. Ancak heybe delinmiştir ve eve ulaşıncaya değin topladıkları bütün kengerler onlar farkına varmadan yola saçılmıştır. Üvey anneye ne cevap vereceklerini bilemeyen Keleng kardeşinden şüphelenir ve kengerleri Pepug'un yediğini zanneder. Pepug Keleng'e kengerleri kendisinin yemediğini anlatsa da inandıramaz bir türlü onu. Keleng en sonunda Pepug'un midesine bakmaya karar verir. Midesini açar bakar ki hiçbir şey yok. Pepug doğru söylemiştir meğer ki. Sonra tekrar diker Pepug'un midesini ama bir işe yaramaz. Pepug ölmüştür. Üzüntüden kollarını açan Keleng aşağıdaki sözleri söyler ve sonra kuş olup Dersim dağlarında gözden kaybolur.




“Pepo”

“Keko”

“Kum kerd” (Kim yaptı?)

“Mı kerd” (Ben yaptım)

“Kum kişt” (Kim öldürdü?)

“Mı kişt” (Ben öldürdüm)

“Kum şit” (Kim yıkadı?)

“Mı şit (Ben yıkadım.)

Read more...

16 Nisan 2011 Cumartesi

Hasselt Sanrısı



Her şey sanıldığından daha kolay başlamıştı. Dümdüz tarlacıklar, güneş ışığıyla parıldayan irili ufaklı yemyeşil tepecikler yukardan bakılınca ilahsız cennete düşüyormuş havası veriyordu.Kaptanda hazırdı artık. 'Kemerlerinizi sıkı bağlayın cennete düşüyoruz' diye seslendi son bir kez. Düşüşle birlikte anlamsız bir alkış tufanı kopmuştu. İyi de yabancı memlekete düşüyoruz niye alkışlıyorsunuz uğultuları başladı bu kez. Kısa bir süre sonra bu insanları uzunca bir süre toplu halde görmeyecek oluşun heyecanıyla atıverdi dışarı kendini.

Tepeler, tarlalar, ağaçlar paralel düzlemde daha bir renklenmişti. Tren camından uzağa en uzağa bakıp bakıp acaba sonu gelecek mi diye uzunca bakıyordu ama boşuna. Her yeşil tepeciğin sonunda ya yeni yeşil bir tepecik ya da küçükken resim defterine çokça çizdiği uzun dik çatılı çiftlik evlerinden üçer beşer beliriyordu. Etraftaki insanlarda tuhaf gözükmüyordu üstelik yabancı bir ülke de yabancı olduğu alalen belli olmasına rağmen...

Önceden haber verdiği saatte 3 kişi bekliyordu Hasselt istasyonunda. Sigi en çok konuşanıydı. Hemen her şey ile ilgilenişi bu grubun lideri olduğunu açıkça gösteriyordu. Sigi'nin yanından ayrılmayan Thomas ve Els arada biz de sana yarım edebiliriz diye mırıldanıyorlardı. Koca valizi taşımaya yardım ettikleri için mutlu olmuştu en çok. Uzun ve yorucu yolculuk yormadan sonlanacaktı bu kez. Kısacık bir otobüs yolcuğunun ardından beş ayını geçireceği iki kırmızı binaya varabilmişti.

Kapı önündeki kalabalık tıpkı onun gibi yeni gelenlerden kaynaklanıyordu. Ufak ama içinde keşfedecek çok yeri olan odasına girişte dikkatini ilk çeken çatıdan açılan penceresi oldu. Pencereden dışarı baktığında cennetin en güzel yerini kendine ayırttığının farkına vardı. Valizini tek odalı evine bıraktıktan sonra Sigi aşağıya çağırdı onu. Bir anda yirmi kişi ile tanışacaktı. Çekingen bir merhabadan sonra herkes gibi o da komşu odalarda kalanları aramaya koyuldu. Çok geçmemişti ki sağında Fransız İgal solunda Finli Mika ile komşu olduğunu öğrenecekti. İki yan odada kalan Rus asıllı Alman Sergey ile komşularına göre daha çok konuşuyordu halbuki. Ülkelerin belirlenmesinin ardından sıra gelmişti şehirlere:

Onun Türkiye'den değilde İstanbul'dan geliyor oluşu daha ilgi çekmişti yeni arkadaşlarınca. Bu ilk anda onunda aklına yatacaktı ve sorulan her soruya yıllardır İstanbul da yaşıyormuş edasıyla ustalıkla cevap verecekti...

Bu kısa tanışmanın ardından Sigi ve arkadaşlarının ikram ettiği sandviçler, biralar ve batan güneş eşliğinde heyecanlı bir başlangıç yapılabilirdi öyleyse...

Read more...